İKD Maltepe ve Ataşehir Belediyesi Kadın ve Aile Müdürlüğü’nden Ortak Proje
13 Temmuz 2016
BERİA ONGER KADIN AKADEMİSİ BAŞLIYOR…
15 Ağustos 2016
Tümü

Av. Selin Aksoy yazdı: Hadım Yasası = Bedene Tahakküm

OHAL ilan edildiği ve AİHS’in askıya alındığı, bu anlamda hukuken belirsiz/tekinsiz bir dönemden geçtiğimiz bugünlerde 26 Temmuz günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlardan Hükümlü Olanlara Uygulanacak Tedavi Ve Diğer Yükümlülükler Hakkında Yönetmelik her şeyden önce Anayasa’ya, TR’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, Türk Ceza Kanunu olmak üzere Türkiye’deki mevcut yasalara aykırıdır.  Yönetmeliğin 7/1. maddesi ile “cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan hapis cezasına mahkûm olmuş kişiler hakkında, hükmün infazı ve denetimli serbestlik süreleri içerisinde cinsel dürtünün azaltılmasına veya denetimine yönelik tedaviler ile cinsel isteğin azalmasını veya yok edilmesini sağlayan tedaviye tabi tutulmaları” öngörülmektedir. Ancak bu durum açıkça ve öncelikle insan haklarına aykırıdır. “Vücut dokunulmazlığı” hakkı temel bir insan hakkı olarak Türkiye kanunlarında yer almakta ve korunmaktadır. Haliyle OHAL’den faydalanılarak normal usulde gerekli şartları yerine getirmeden bu şekilde bir yönetmelik ile “insan hakkı”nın kısıtlanması mümkün değildir.

Konunun teknik olarak usulsüzlüğünün yanında çok ciddi bir anlayış sorunu barındırdığı ortadadır. Yönetmeliğin maddeleri incelendiğinde kısaca  cinsel taciz başlığında suç işleyen hükümlü ve kişilere, cinsel dürtünün azaltılmasına, denetimine veya yok edilmesine yönelik ayakta veya yatarak, ilaçlı ya da ilaçsız tedavi uygulanabileceği düzenlemesi yer almaktadır. Öncelikle TCK’da “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlığı altında 102. madde “Cinsel Saldırı” ve 103. maddesinde “Çocukların Cinsel İstismarı” suçlarının kaynağının hastalık olarak görülmesine ve tedavi ile ıslah edilebileceğine olan inancın yer aldığı bu yönetmelik, bu bakış açısı nedeniyle kabul edilemezdir.

Yönetmelik bazı medya organlarında “Sapıklar İçin Hadım Yasası” şeklinde tanıtılmış olmakla aslında cinsel suçun altında yatan manevi unsur olan kastın da nasıl ortadan kaldırıldığını göstermektedir. Suçun oluşması için gerekli manevi unsur, failin kastıdır. Bu “kasıt” ise kişinin “hasta” veyahut “sapkın” olarak görüldüğünde sakatlanacaktır. Bir başka deyişle, eğer siz failin kastı olmadığını/hasta olduğunu iddia ediyorsanız zaten bu suçun manevi unsuru oluşmayacağından, suç olarak tanımlayamayacaksınız. Ancak suç olarak tanımladıktan ve cezalandırdıktan sonra bir cezalandırma yöntemi olarak “tedavi” etmeye kalkıyorsanız burada tamamen çelişkili bir durum meydana gelecektir. Bu anlamda cinsel suçları tedavi ile ortadan kaldırmaya çalışmak suçun temelindeki kasıt unsurunu yok saymaktadır.

İdam tartışmalarının da konuşulduğu bu günlerde cezalandırma biçimi olarak idam veya cinsel suçlarda kimyasal tedavi cezalandırma anlayışını yüzyıllar öncesine götürmektedir. Bedenin tahakküm altına alınması, cezalandırmanın yeniden suçu işlemeyi önlemeye ya da suçu yok etmeye/ azaltmaya yönelik değil, iktidarın toplumu kendi mekanizmalarıyla disiplin etmesi ve tahakkümü almasına yöneliktir.

Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu” kitabına “Mahkumların Bedeni” isimli bölüm ile Damiens adlı bir mahkûmun cezasının infazını ayrıntılı olarak anlatarak başlar.

“Damiens, 2 Mart 1757’de, Paris kilisesinin cümle kapısının önünde suçunu herkesin karşısında itiraf etmeye mahkûm edilmişti; buraya elinde yanar halde bulunan iki libre ağırlığındaki bir meşaleyi taşıyarak, üzerinde bir gömlekten başka bir şey olmadığı halde, iki tekerlekli bir yük arabasında götürülecekti; sonra aynı yük arabasıyla Grevé meydanına götürülecek ve burada kurulmuş olan darağacına çıkartılarak memeleri, kolları, kalçaları, baldırları kızgın kerpetenle çekilecek; babasını (kralı) öldürdüğü bıçağı sağ elinde tutacak ve kerpetenle çekilen yerlerine erimiş kurşun, kaynar yağ, kaynar reçine ve birlikte eritilen balmumu ile kükürt dökülecek, sonra bedeni dört ata çektirilerek parçalatılacak ve vücudu ateşle yakılacak, kül haline gelecek ve küller rüzgâra savrulacaktı.”

On sekizinci yüzyılda halk önünde infaz edilen idam cezaları, yapılan korkunç işkencelerin seyirlik halde gösterilmesinde yatan amaç kitlelerin yüreğine korku salmak, onları yasalara saygılı olmaya ve itaat etmeye zorlamak ve aynı zamanda halkı sürdürülen düzenin gösterilerine katılmaya teşvik etmektedir. Bugün de tam olarak darbe teşebbüsü sonucu dile getirilen “idam” talepleri kendi itaatkarlıklarının bir göstergesi ve düzenin devamlılığını sağlamak olarak yorumlanabilir.

Foucault’nunbio-iktidar olarak tanımladığı haliyle iktidar cezalandırma politikalarıyla bireylerin bedenlerinin hükme sokmakta, boyun eğdirmektedir. Bu anlamda beden itaatkâr olduğu kadar yararlı da kılınmaya çalışılır.

Hadım yasası olarak adlandırılan bu yönetmelikle, hükümlünün bedeni tedavi adı altında iktidarın tasarrufu altına sokulmaktadır. Erkeğin kadın bedeni üzerinde kurduğu iktidar, bu kez yönetmelikle mahkumun bedeni üzerinde kurulmakta ve meşrulaştırılmaktadır. Her halükarda “beden” üzerinde bir iktidar kurulmakta, itaatkar bedenler yaratılmış olmaktadır. Bugün “kapatılma/hapis” cezası yerine tedavi ya da idam cezasının getirilmesi cezanın bedene mi ruha mı getirildiği, cezalandırmanın amacının suçluyu yok etmek mi suçu yok etmek mi olduğu o ilk sorulara kadar bizi götürmektedir.

Bu nedenle bugün söz konusu yönetmelik ile “cinsel suçlar” ekonomik,  sosyal, kültürel ve toplumsal niteliklerinden koparılmaktadır. Suçun tedavi edilebilir görülmesi ise suçun kaynağında yer alan kadın – erkek eşitsizliğinin devamına yol açmaktadır. Bu anlamda önümüzdeki dönemde hem bu yönetmelikle hem idam tartışmalarıyla cezalandırma politikalarını yeniden değerlendirmek durumunda kalacağız. Zira AKP iktidarı meydanlara çıkan insanların “idam” talepleri ile aslında hem yandaşlarına hem muhalefete yönelik baskı politikasını arttırmaktadır.

 

Av. Selin Aksoy