11 Mayıs 2017
KADINLARIN SESİ ÇIKTI!
17 Mayıs 2017
Tümü

TÜLİN TANKUT YAZDI: ANNELİK KAVRAMI ÜZERİNE

Annelik yalnızca özel ailesel bir konu değildir; anneliğin görünür kılınması için toplumsal boyutunun göz önüne alınması gerekir. Tarih boyunca üretim ilişkileriyle birlikte insan ilişkileri de değişmiştir ama kadının anneliği hâlâ geçmişin geleneksel modelinin yansımalarından kurtulamamıştır.

Anneliğin sınırları çizilmiştir: Evlilik ciddi bir iştir; tutkulu aşkı kaldırmaz; kadının eş ve anne olarak yükümlülükleri  vardır. Kadın cinselliğini çağrıştırmayan özellikler atfedilmiştir anneye (Bir de “evlilik aşkı öldürür” denir; nasıl öldürmesin!). Kadının bedeni toplumsallaştırılmıştır;  görücü usulü evlilik, zorla evlendirme vb.  Doğurganlığı denetim altındadır. Doğum hızını artırmak için doğumu teşvik edici yasalar çıkarılır, istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması yasaklanır.

Kapitalist sistem, kadınlar toplumsal alanda var olmasınlar diye, anneliği mutlaklaştırır. Başta medya ve dini çevreler olmak üzere tüm aygıtlarına kadın için önemli olan “meslek değil, iş olmalıdır” telkinleri yaptırır. Annelik ve mesleği birlikte yürütmek her kadının harcı değildir; annelik sonsuz özveri gerektirir, türü propagandaları yaygınlaştırır. Eğitimli, meslek sahibi kadınların bile önceliklerinin eş ve anne olmaları gerektiği konusunda istisnasız tüm erkekler fikir birliği içindedir: “Kadının yeri evidir.” Peki, kendilerine dayatılan annelik yükümlülükleriyle kadınlar, örneğin siyaset gibi erkeklerle boy ölçüşülmesi gereken mesleklerde nasıl başarı sağlayabileceklerdir? Meslek sahibi kadınların bir araya gelince iş sorunlarından çok ev işi ve çocuk sorunlarını konuşmalarına şaşmamalı.

“Çocuk anneye aittir” zihniyeti, babanın sorumluluğu paylaşmasının önünü keser. Ama aynı zihniyet, yeri geldiğinde anneleri, “Erkekleri siz yetiştiriyorsunuz” diye suçlamaktan çekinmez. Erkekler, çocuk yetiştirmekten sorumlu tutulmuyorlar ki, diye düşünülmez. Kaldı ki anne ev işlerini çocuk bakımını ücretsiz yaptığından işlevi, yalnızca ekonomik açıdan değil, ideolojik olarak da yaşamsal önemdedir: Kızını ve oğlunu cinsiyet rollerine göre yetiştirir. Kendisi de aile içinde, okulda, iş yeri v.b. kurumlarda cinsiyetçi eğitimden geçtiğinden çocuklarına gördüğünü, bildiğini uygular. Çocuğa ilk din eğitimini de o verir. Sistem annenin bilgi eksikliğini, çocuğuna duyduğu sevgiyle giderebileceğine güvenir. Tabii, her uyumsuz çocuktan da anne sorumlu tutulur: Koruyucu mu? Hükmedici mi? Bu yüzden din adamı, pedagog, psikolog, medya v.b. aracılığıyla sistem, anneyi kendi zihniyeti doğrultusunda eğitmeye çalışır. Sözde eğitim annenin elinden alınmıştır.

Öte yandan bakıcı, dadı, kreş, anaokulu vb. eğiticiler devrededir.  Varlıklı kesimde annenin, göreceli olarak çocuğun gereksinimlerini para aracılığıyla karşılama şansı yüksektir. Ancak eğitim alanında da kâr amacı güdüldüğünden eğiticilere ne kerte güvenileceği su götürür. Kaldı ki, günümüzde çalışan geniş kadın kitleleri giderek yoksullaşmakta, kadın eline geçen para bu imkânlardan yararlanmasına yetmediği için işi bırakmaktadır. (Kadının doğal mesleği “annelik”e devam!) Hal böyleyken  “Anneler Günü”  her yıl, annenin ağzına bir parmak bal çalınarak bayram havasında kutlanmaktadır.

Her şey bir yana, çocuğun giderek dallanıp budaklanan çok yönlü ve teknoloji ağırlıklı eğitiminden hâlâ  anne sorumludur. Siyasetçi,  çağı  yakalamaktan dem vurur; ekonomi uzmanı  eğitim ve öğrenimin, içinde bulunduğumuz çağın üretim biçimine göre düzenlemesi  gereğine dikkat çeker ama annelik konusunda herkes suskundur.

Elbette ki çocuğu doğurmak, emzirmek annenin görevidir.  Ama çocuğun eğitiminin anneye yüklenmesi çağdaş toplumda artık bir zorunluluk değildir. Annenin eğitici rolü, çağın isterleri karşısında yeterli olmadığından çocuğun eğitiminin aileden çıkarılıp uzmanlara devredilmesi gerekir. Bu da kreş yaşının erkene çekilmesini gerektirir. Böylelikle hem kadın özgürleşecek, hem de görece daha sağlıklı çocuklar yetişecektir. Annelik, kadın kimliğinin tamamı değil, yalnızca bir parçasıdır. Çocuk  yetiştirme babanın da sorumluluğundadır. Kreş taleplerinde anne-baba birlikte hareket etmelidir. Ama örneğin biz, ne yapıyoruz? Kolayına kaçıp aile büyüklerinden medet umuyoruz, en son “Büyük anneler” projesinde olduğu gibi. Torunlarına olan sevgilerini, zaaflarını kullanarak onlara yaşlılıklarını zehir ediyoruz. Kapitalist sistem var olduğu sürece bu döngü kuşaktan kuşağa geçmektedir.

Sonuç olarak kadın, cinselliğini kendisi denetleyebilmelidir; bu ona güç ve bağımsızlık kazandırır. Geçmişte işlevselliği olmuş görücü usulü gibi evlilik biçimleri, kadının doğurganlığının denetlenmesi v.b. olgularınsa, çağın devinimi karşısında direnemeyecekleri açıktır.

TÜLİN TANKUT