AŞI KARŞITLIĞI TOPLUM SAĞLIĞINI TEHDİT EDİYOR
23 Aralık 2019
2019 KADIN ALMANAĞI
8 Ocak 2020
Tümü

Türkiye’de artan intihar oranları ve ekonomik kriz

Önce İstanbul Fatih’te ardından Antalya ve Bakırköy’de meydana gelen siyanürle toplu ölüm vakaları geçtiğimiz haftalarda bir dizi tartışmaya neden oldu. ‘İntihar mı, cinayet mi?’ tartışması bir kenara Türkiye’de son yıllarda artan intihar oranları ve bunların birçoğunun altında yatan geçim sıkıntısı, toplumsal açıdan daha fazla irdelenmesi gereken bir başlık olarak karşımızda duruyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, 2018 yılında 3 bin 161 kişi intihar etti. Veriler incelendiğinde 2002-2012 yılları arasında 2 binler civarında seyreden Türkiye’deki intihar sayılarında 2012 yılında ciddi bir artışın olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında 2 bin 677 olan intihar sayısı 2013 yılında 3 bin 287’ye yükseliyor ve geçen 6 yılda da 3 binlerden aşağıya düşmüyor.

Tıpkı kadın cinayetlerinde olduğu gibi intihar oranlarındaki artışın da toplumsal bir gerçeği işaret ettiği açık. Tam olarak verilerle ortaya konulamasa da geçtiğimiz yıllar içerisinde yaşanan bu artışın temelinde ekonomik krizin ve geçim sıkıntısının yer aldığını artık yadsıyabilen yok.

Atanamadığı için intihar eden öğretmen vakaları, üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulamayıp intihar eden gençler, yoksulluk nedeniyle çocuklarına iyi bir yaşam sunamadığı için hayatlarına son veren anne ve babalar… Örneğin çocuklarının eline üşümesinler diye saç kurutma makinesini verip intihar eden Emine Akçay, oğluna okul pantolonu alamadığı için hayatına son veren baba İsmail Devrim, atanamadığı için daha 25 yaşında hayatına son veren Sosyal Bilimler Öğretmeni Merve Çavdar, ve son olarak yaşadığımız toplu ölümler… Bunlar yalnızca ülke gündemini sarsan ve biriken öfkenin bir şekilde toplumsal tepkiye de neden olduğu olaylar.

Karşı karşıya olduğumuz bu tablo toplumsal bir bunalımın varlığını yadsınamaz hale getirse de iktidar partisi AKP, her fırsatta ülkede kriz olmadığını, ülke ekonomisinin çağ atladığını öne sürmeye devam ediyor. Hemen her konuda hamaseti baş yöntem olarak kullanan iktidarın konu ekonomi olunca milyonlarca emekçinin her gün yaşayarak deneyimlediği kriz aslında yokmuş gibi yapması çaresizliklerini de gözler önüne seriyor.

İşsizlik oranı %13’e, işsiz sayısı 4.5 milyonlara, genç işsizlik oranı ise %24’lere dayanmışken yaşanan son toplu aile ölümlerini de ‘intihar mı cinayet mi?’ düzleminde tartışmak sorunu çözme noktasında ilerletici bir yan barındırmıyor. Milyonlarca işçi ve işsizin omzuna yüklenmiş geçim derdi ve hayatlarını sürdürebilme mücadelesinin bir yerde tıkandığı ve çaresizliğin insanları ölüme sürüklediği gerçeği çok daha yakıcı bir gündem olarak önümüzde durmakta.

Sadece intiharlar değil artan şiddet olaylarının da bir yanında yoksullaşmanın olduğunu ve toplumsal bir çözülüşün yaşandığını görmek çözüm adına neyle ve nasıl mücadele edeceğimizin tayini yönünden de önemli.

Yalnızca kendisi ve ailesi için varlığını sürdüren bir insanın onların yaşamı için gerekli koşulları sağlayamadığı takdirde en kötü seçeneği düşünmesi psikolojik olmaktan öte sosyal bir sorun ve neoliberalizm ile insanın birey tarafının öncelenmesinin de bir sonucudur. Oysa insan toplumsal bir varlık olarak sadece kendisi için değil toplum için yaşadığını, ürettiğini, mücadele ettiğini ve yalnız olmadığını, milyonlarca emekçi ile aynı kaderi paylaştığını kavradığı an sorunlara boyun eğmektense mücadele etmesi gerektiğinin ve bir çözümün olduğunun da bilincine varabilir.

Emekçilerin örgütlü bir mücadelesinin yükselmesi, içinde bulunduğumuz bu çaresizlik halinin kırılması için ve dahası işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik ve sömürünün ortadan kalkması için giderek daha acil bir ihtiyaç haline gelmektedir.

(Kadınların Sesi 19. sayı)