AKP’nin yirmi yıllık iktidarında Cumhuriyet’in kazanımları ve laiklik adım adım tasfiye edildi. Yine yirmi yılda Anayasa değişiklik tartışmaları bu sürecin parçası olarak da hiç gündemden düşmedi.

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği “askeri vesayet ile hesaplaşma” ve “özgürlüklerin genişletilmesi” aldatmacasıyla yargıya müdahalenin aracı haline getirildi.

2017’de yapılan Anayasa değişikliği ise başkanlık sistemine geçiş ve bugünkü istibdat rejiminin inşası ile sonuçlandı.

Bütün bunlarla birlikte topluma parlamentonun işlevsizleştirildiği ve ülkenin kanun hükmünde kararnamelerle yönetildiği, Anayasa’nın yok sayıldığı uygulamaların kural haline geldiği bir rejim dayatıldı.

Anayasa konusundaki bütün bu manipülasyonların temelinde yatan ise Cumhuriyet’in kurumları, normları ve değerleriyle tasfiyesinden başka bir şey değildir. AKP iktidarı son değişiklik önerisi ile laikliğin tasfiyesini ve rejim değişikliğini Anayasa düzleminde tescillemek istemektedir.

AKP öte yandan, yaklaşan seçim döneminde, iktidarı kaybetme endişelerini, en iyi bildiği hamaset yöntemleri ile giderme çabasındadır. Elbette elindeki en güçlü koz olan dini kullanarak, böylece halkın gözünde sürekli yanılsamalar yaratarak zaten var olanı yepyeni bir şeymiş gibi allayıp pullayarak…

Aralık ayında, MHP ve BBP’nin de desteğini alarak AKP, örtünmeye yasal güvence sağlama iddiasıyla Anayasa değişikliği teklifini TBMM’ne sundu. Teklif, Anayasa’nın temel haklardan olan din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 24. maddesinde ve “ailenin korunması”na ilişkin olan 41. maddesinde değişiklik öngörüyor.

Peki, bu değişikliklerle, gerçekten bir özgürlük mü getirilmek isteniyor? Teklif metnine bakıldığında, düzenlemenin belli bir kesimi koruduğu, toplumda kadın erkek arasındaki ayrımcılığı körüklediği, üstüne üstlük kadınlar arasında ayrıcalıklı bir kesim yaratılmak istendiği görülmektedir.

Kamuoyuna yepyeni bir durummuş gibi sunulan güvencelerin ise zaten Anayasa’nın pek çok maddesinde ayrı ayrı korunan haklar ve güvenceler olduğu açıktır.

Anayasanın 12. maddesindeki “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” ifadesi ile temel hak ve özgürlüklerin nitelikleri açıklanmıştır. İşte bu, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez olan temel hak ve özgürlükler, seçim ve oy devşirme hesapları ile referanduma götürülmek istenmektedir. Temel hak ve özgürlüklerin referanduma götürülmesi siyasi ve hukuki olarak da son derece yanlış ve tehlikelidir.

Tehlike maalesef çok yakındır. Anayasa 175. maddesine göre, TBMM tarafından üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazete’de yayımlanır.

Doğrudan veya Cumhurbaşkanı’nın iadesi üzerine, Meclis üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilen Anayasa değişikliğine ilişkin kanun veya gerekli görülen maddeleri Cumhurbaşkanı halkoyuna sunulabilir. Yani Cumhurbaşkanı 400 ve üzeri oyla geçen değişikliği de isteğine bağlı olarak referanduma götürebilir. Bu durumda, seçimler referandum gölgesinde geçecektir ve AKP eliyle kurulan rejimin oylanması olacaktır.

Değişiklik önerileri ne getiriyor?

AKP’nin hazırladığı Anayasa değişiklik teklifinde Anayasa’nın 24. maddesine;

 “Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması ile kamu veya özel kesim tarafından sunulan hizmetlerden yararlanması hiçbir kadının başının örtülü veya açık olması şartına bağlanamaz”   

“Hiçbir kadın dini inancı sebebiyle başını örtmesi ve tercih ettiği kıyafetinden dolayı eğitim öğretim, çalışma, seçme, seçilme, siyasi faaliyette bulunma, kamu hizmetlerine girme ile hak ve hürriyetleri kullanmaktan veya kamu veya özel kesim tarafından sunulan mal ve hizmetlerden yararlanmaktan hiçbir surette yoksun bırakılamaz, suçlanamaz ve herhangi bir ayrımcılığa tabii tutulamaz.” şeklinde ek yapılması önerilmektedir.

Mevcut durumda hiç kimsenin inançları sebebiyle ayrımcılığa uğrayamayacağını düzenleyen Anayasanın 10. maddesi sadece bir kesim değil, toplumun bütünü için bir güvence sağlamaktadır. Bu mevcut maddeye göre;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…) uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Görüldüğü üzere Anayasa’nın 10. maddesindeki düzenleme, tüm inançları, hizmetleri ve hakları, erkekleri, kadınları, çocukları kapsayan genişliktedir. Bu durumda, başının örtülü olması ifadesiyle tanımlanan bir kıyafet kodu bu madde kapsamına dâhildir ve ayrı bir hukuki düzenlemeye tabi olması hem ayrımcılığın ta kendisidir hem de başka bir niyetin ifadesidir.

Bu teklifin bir diğer garabeti örtülü olan/olmayan gibi şekle dair detay tanımlar getirmesidir. Bu açıdan düzenleme, anayasa yazım tekniği ile de uyuşmamaktadır. Anayasalar, soyut ve geneli kapsayan düzenlemeler içeren çerçeve metinlerdir. Bu özelliğinden ötürü, bir toplumun tabi olacağı kuralların çerçevesini belirler, ayrıntılar ise kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi diğer yasal metinlerle belirlenir.

Değişiklik maddesinde başın örtülü olmasından bahsedilerek, aslında tek bir dini gruba, özel bir kıyafet tipine işaret edilmekte, bu gruba mutlak hak değerinde bir güvence verilmekte ve hiçbir koşulda kısıtlama getirilememektedir. Oysaki ülkemizde yaşam hakkı bile mutlak bir hak olarak tanımlanmamakta, hatta belli durumlarda rahatlıkla kısıtlanabilmektedir.  Bu düzenleme teklifi başlı başına hem kadınlar hem de toplumun bütününde fikirler ve inançlar arasında bir ayrım yapmak anlamını taşımaktadır. Düzenleme, yaşam hakkına bile verilmemiş bir mutlaklıkta, sadece İslam dininin belli bir yorumuna göre belirlenmiş kıyafet koduna sahip olanları korumayı sağlamaktadır.

Bu düzenleme teklifine göre Anayasa eliyle devletin koruduğu makbul kadın kıyafeti belirlenmektedir; buna uygun giyinen kadınlar, dini referanslar üzerinden ayrıcalıklı sayılmaktadır. Bu nedenlerle, düzenleme teklifini verenler ve bunu savunanlar iddia edildiği gibi bütün kadınları değil, örtünmeyi mutlak surette korumaktadır. Bunun yanında örtünme baskısını önlemeye ve kadınların tercih özgürlüğünü güvence altına almaya dair hiçbir düzenlemenin olmadığı da ortadadır. Bu şekilde mutlaklık tanınan örtünme, bunun siyasi simge haline gelmesi, bütün kadınlar üzerinde bir baskı unsuruna dönüşmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Bütün bunlara ek olarak, belli bir kıyafet kodunun kamu hizmetleri söz konusu olduğunda korunması devlet organları ile idare makamlarının yurttaşlar nezdindeki tarafsızlığını da ortadan kaldırmaktadır.

Söz konusu teklif, Anayasa’nın dini kurallara göre bir içerikle düzenlenmesi anlamına gelmektedir. Zira laik bir devlette pozitif hukuk kurallarının dayanağı dini inançlar olamaz. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik önerisi, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan laiklik ilkesine ve 10. maddesine tamamen aykırıdır.

AKP’nin hazırladığı Anayasa teklifinin bir diğer başlığı 41. maddede aile tanımına ilişkindir.

Anayasa değişiklik teklifinde 41. maddesinin kenar başlığı “Ailenin Korunması, evlilik birliği ve çocuk hakları” olarak, 41. maddenin birinci fıkrasında yer alan “…temelidir ve” ibaresi ise “temelidir. Evlilik birliği, ancak kadın ile erkeğin evlenmesiyle kurulabilir ve” şeklinde değiştirilmektedir.

Burada da aile tanımı yalnızca evlilik birliğine indirgenmekte, tek ebeveynli aile, nikâhsız birliktelikler, farklı cinsel yönelimlerin birliktelikleri gibi olası pek çok farklı aile biçimine dönük ayrımcılık gündeme getirilerek bu olasılıklar tamamen yok sayılmaktadır. Aynı zamanda, tek ebeveynli aile de yok sayılarak, kadının ve erkeğin bir diğeri olmaksızın içerisinde yer alacağı aile de göz ardı edilmektedir. Bu düzenleme hem özel hayatın korunmasının ihlalidir hem de tek ebeveynli aile adeta yasaklanmaktadır.

Öte yandan madde, “bir” ibaresi olmaksızın kadın ve erkeğin evlilik birliğinden bahsetmektedir. Bu durum çok eşlilik şeklinde de yorumlanmaya açık hale getirilmekte, böylece Medeni Kanun’un ve bu kanunla kadınların kazanılmış haklarının aleyhine tartışma açılmasına zemin sunmaktadır.

Yine bu düzenleme ile birlikte farklı cinsel yönelimlere sahip yurttaşlar hedef haline getirilmekte ve açıkça Anayasa’nın eşitlik ilkesi yok sayılmaktadır.

Dolayısıyla, “ailenin korunmasına” yönelik vurgusuyla önerilen düzenleme hem mevcut Anayasa’ya hem de uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasının çekilme gerekçelerine ve bu kararı destekleyen kesimlere de bakıldığında söz konusu değişiklik önerisinin temelinde özgürlükleri dini kurallar çerçevesinde sınırlama, toplumsal yaşamı dinsel referanslarla düzenleme hedefi olduğu görülmektedir.

AKP’nin Anayasa teklifi açıktır ki, Anayasa metnine dini referansların yerleştirilmesidir ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinden olan laiklik ilkesinin işlevsizleştirilmesidir. Böylece, Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerinden olan laiklik ilkesi, korunduğu metnin içinde ilga edilmektedir.

Bu değişiklik teklifi Anayasa’nın 14. maddesinin de ihlali anlamına gelmektedir.

Anayasa’nın 14. maddesine göre “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”

Gündeme getirilmek istenen Anayasa değişikliğinin nedeni çok açıktır: dini hassasiyetleri bir kez daha siyasetin konusu haline getirerek seçimlerde rant sağlamak. Bu nedenle yapılmak istenen değişiklik reform ya da özgürlüklerin korunması değil, tam tersine ayrımcılığın tahkim edilmesi ve eşitlik ilkesinin yok sayılmasıdır.

Reddediyoruz!

Daha demokratik bir Anayasa’dan bahsedilecekse, belli kesimlerin Anayasa’ya aykırı bir biçimde ayrıcalıklarını güvence altına alan değil, bütün toplumun temel hak ve özgürlüklerini genişletecek düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin, 24. maddede bir düzenleme yapılacaksa, bir dayatma haline gelmiş olan “Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” ifadesi kaldırılmalı,  din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalıdır.

  1. maddede yer alan “Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.” ve “Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.” fıkralarının gereği yapılarak bununla uyumlu olarak, çocuk yaşta evlendirmeleri engelleyecek düzenlemeler yapılmalıdır.

Tarikat ve cemaatlerin ördüğü karanlığı destekleyen, bu unsurların yurttaşların yaşamlarına doğrudan müdahalesine dönüşen her türlü düzenleme engellenmeli, tarikat ve cemaatler kapatılmalıdır.

Devlet organları ile idare makamlarının yurttaşlar nezdindeki tarafsızlığını ortadan kaldıran uygulamalar iptal edilmelidir.

Laiklik ilkesini zedeleyecek her türlü girişim derhal reddedilmelidir. Seçim ve oy kaygılarıyla, Anayasa değişikliğine onay vermek ülkemizin uçuruma sürüklenmesine ortak olmak demektir.

AKP’nin bugüne kadar yaptığı Anayasa değişikliklerine genel olarak bakıldığında çok vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı başta olmak üzere bütün kurumların bu değişikliklerle tasfiye edildiği, tüm sistemin tek bir kişinin eline terk edildiği, TBMM’nin yetkilerinin kaldırıldığı, Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarmak başta olmak üzere olağanüstü hal ilan etmeye kadar çok geniş yetkilerin verildiği, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçları nedeniyle yargılanamadığı, tek adam rejiminin kurulduğu ortadadır.

Bu rejim, devletin bütün kurumlarını tasfiye ederken, yasaları ve Anayasa’yı da hiçe sayarak işlemektedir. Bu rejimin kadınlar için sonuçlarının ve AKP’nin özgürlüklerden ne anladığının en basit örneği bir yandan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin imzasının bir gece kararnamesi ile çekilmesi, diğer yandan Anayasal koruma altında olan ve 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması”na dair, 677 sayılı yasanın ayaklar altına alınmasıdır. Böylece, tarikat ve cemaatlerin eğitim, sağlık, yargı, bürokrasi ve siyasette faaliyetlerinin önü açılmakta, toplumsal yaşamın düzenlenmesinde güçleri arttırılmaktadır.

Tekrar vurguluyoruz: AKP’nin son Anayasa teklifi de Cumhuriyet’in tüm kurum, değer ve ilkeleriyle yok edilmesi demektir. Verilen her taviz Cumhuriyet’in kazanımlarının birer birer yitirilmesidir ve buradan geri dönüş sanıldığı kadar kolay değildir.

Bu nedenle AKP’nin MHP ve BBP’nin desteğini alarak gündeme getirdiği Anayasa değişiklik teklifini amasız fakatsız reddediyoruz.

Bütün kadınları eşitlik, özgürlük ve laiklik mücadelesine güç vermeye çağırıyoruz.

İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ

02.01.2023